20 Mart 2005 Pazar

Kulüp rakısının fotoğrafını Atatürk ve İnönü sanırdım!

Meyhaneye ilk adım atışım! Bara oturdum, kendime Atatürk'ün içkisinden söyledim. Kulüp rakısı, biraz da sarı leblebi. Sonra da sanki büyük bir adam olduğumu göstermek için, "Şerefinize" dedim. Başlar döndü. Gülümseme ile "Senin de şerefine genç adam" dediler. İkinci kadehte yine "Şerefinize" dedim!.. Bu kez bütün başlar döndü ama gülümseyen yok. Yanımda oturan yaşlı balıkçı çok çabuk anladı; "Dinle genç adam" dedi. "Meyhanede içki içmenin kuralı vardır. Sana birinci dersi anlatıyorum. İlk kadehte herkese 'Afiyet olsun, şerefinize' dersin. Ama ikinci kadehte sadece bardağını çok hafifçe masaya vurursun. O sesi herkes anlar." "Peki efendim" dedim. Kadehimi hafifçe masaya vurdum ve bir yudum aldım. Yine başlar döndü. Bu kez yine herkes gülümsüyor. Sonra masalardan gelen o "Tık" sesini hep gülümseyerek dinledim. İçki içme adabını çok genç yaşta bir yaşlı balıkçıdan öğrenmenin ikinci bölümü de şuydu. Rakı her yemekle, her yerde ve herkesle içilmez. Hele kulüp rakısını içerken çok dikkatli olacaksın!.. Size bir itirafta bulunayım. Hani o Atatürk'ün içkisi dediğimiz kulüp rakısı var ya... Hani üstünde iki kişinin rakı içtiği fotoğraflı... Ben işte o fotoğraftaki iki insandan birini Atatürk ötekini ise İsmet İnönü sanıyordum! Ama doğruyu bana bir dönemler Türk futbolunda tek seçici unvanını alan Eşfak Aykaç bir rakı sofrasında hem de kızgınlıkla öğretti. Dedi ki: "Evlat. O fotoğraftaki iki kişiden biri İhap Hulisi. O resmi yapan ressam. Ötekisi ise benim babam Şair Ahmet Fazıl Aykaç. İkisi sıkı dosttu ve Burgaz Adası'nda rakı içerken Atatürk'ün emri ile o resim çizildi." Rakı içmek o kadar önemli değil. Rakının sofrası önemli. Ben Odhan Baykara ile içmeye bayılırdım. Hele Kayahan Türkçü ile... Üstelik sabaha karşı Boğaz'da güneş doğarken Beethoven dinleyip naneli kuru fasulye yiyerek içki içmek başkaydı. Baykara ağabeyimiz Karaköy'den Kavaklar'a kadar kaç meyhane var hepsini bilirdi. Türkçe ustamız ise (Günaydın Gazetesi'ni kurmuştu) Kınalıada'da sabah yürüyüşüne çıkınca smokinli, beyaz eldivenli bir uşak gümüş tepside şampanyasını taşırdı. Bir de Sevgili Gündüz Kılıç ile içki içmeye bayılırdım. Hele Süleyman Seba ile içmenin keyfi bir başkaydı. Galatasaray'da efsane antrenör olmuş Kılıç, Bafra sigarasını ikiye böler sonra da hiç söndürmeden peş peşe ekleyerek rakısını içerdi. Seba ise rakısının içine koyduğu bir demet maydanozla demlenirdi. Bu iki büyük İstanbul beyefendisinden öğrendiğim şuydu: Önce dinle!.. Hiçbir futbolcuyla masaya oturup içmedim. İçlerinde sadece Metin Oktay'ı ayrı tutarım. İlk kadehte I Love You (Seni seviyorum) der, son kadehte ise, "Beni bana bırakın" diye isyan ederdi. Güzel adamdı. O mahallenin en şık ağabeyiydi. Epey oluyor... Sevgili Ali Kırca'nın Siyaset Meydanı'ndaki konu sağlıktı. Program bitti, bir profesör bana ne dedi, biliyor musunuz? "Canın sıkıldığı zaman eline bir kadeh içkini al. Hatta puro yak. Hayatın keyfini çıkartmaya bak." "Ama hocam içki ve sigara sağlığa zararlı" dedim. Hoca ise "Sana vereceğim ilaçlar daha çok sağlığa zararlı" dedi. Hocanın iki önerisinden birini tutmuyorum. Yani sigaraya hayır. İkincisinde ise kadehin ayarını bulamıyorum. Doktorlarım 'bir kadeh' dedi ya, benim kadehim hep büyük. Hayret!
MESAJ: Geçen gün Hasbi'ye gittim. Bir masaya sıkıştım. Yanımda oturan kişi, "Affedersin Kazım Bey" diye sigarasını söndürdü. Hukuk profesörüymüş. Geçen haftaki yazımda pasif içici isyanımı haklı bulmuş. Elbette haklıyım! İçmeyenlerin hakkını savunuyorum. Lütfen bizi dumanaltı etmeyin.

Kazım Kanat
Sabah

0 yorum: